|
[1] -- [2] --
[3] -- [4]
-- [5] -- [6]
-- [7] -- [8]
-- [9] --
[10] -- [11]
-- [12]
[13] -- [14]
-- [15] --
[16] -- [17] --
[18] -- [19]
-- [20]
Mustafa Kemal Paşa, Mondros Mütarekesi'nin imza edildiği günün
ertesi, 31 Ekim 1918 tarihinde Yıldırım Ordular Grubu Komutanlığına
getirildi ise de artık yapacak birşey kalmamıştı. 7 Kasım 1918
tarihinde bu Grup Kumandanlığı'nın da Padişah iradesiyle
kaldırılması üzerine Adana'dan hareketle 13 Kasım 1918 günü
İstanbul'a geldi. Artık Türkiye, mütareke şartlarını yaşıyordu ve
kendisi de Harbiye Nezareti emrine verilmiş bir Ordu Kumandanı idi.
Memleket ve milletin içinde bulunduğu şartlar ağır idi. Büyük bir
savaş sonunda, mağlup bir devlet olarak 30 Ekim 1918'de "Mondros
Mütarekesi" adı verilen şartları ağır bir anlaşma imzalanmış, bu
anlaşma şartlarına dayanılarak memleketin birçok bölgesi galip
devletlerce işgal edilmiş, ordumuz dağıtılmış, bütün silâh ve
cephane galip devletlerin emrine verilmişti. Osmanlı memleKentleri
tamamen parçalandığı gibi, Türk'ün ana yurdu, Anadolu da galip
devletler arasında taksime uğruyordu. İtalyanlar Antalya'ya
çıkmıştı. İskenderun, Adana, Mersin, Antep, Maraş, Urfa işgal
altında idi. Kars'ta İngilizler idareyi ele almıştı. Trakya işgal
altında idi. Düşman donanması İstanbul sularında demirlemişti.
Çanakkale ve İstanbul Boğazları tutulmuştu. İstanbul ve İstanbul
Hükûmeti İtilâf Devletlerinin baskı ve kontrolü altında idi. Padişah
ve hükümet, düşmanlara âlet olmuş, âciz ve şaşkın bir vaziyette
sadece kendileri için emniyet ve kurtuluş yolu aramakta idiler.
Anadolu'nun her şehrinde ecnebi subaylar dolaşıyor, İtilâf
Devletleri temsilcisi sıfatıyla direktifler veriyorlardı. Yunanlılar
da İzmir'i işgal hazırlıklarıyla meşguldu; bu yolda büyük çaba
harcıyorlar, İtilâf Devletlerini iknaya çalışıyorlardı. Nihayet 15
Mayıs 1919'da bu gayelerine eriştiler.
Olayların bu şekilde gelişeceğini Mustafa Kemal, önceden
sezinlemişti. Nitekim Mondros Mütarekesi'nden 5 gün sonra, 5 Kasım
1918'den itibaren Harbiye Nezaretinden Mondros Mütarekesi gereğince
ordulara terhis emirleri gelmeğe başladı. Atatürk, aynı gün
Adana'dan Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'ya ilk ikaz telgrafını çekti:
"Ciddî olarak arzederim ki gereken tedbirleri almadıkça orduyu
terhis etmeyiniz! Şayet orduları terhis edecek ve İngilizlerin her
dediğine boyun eğecek olursak düşman ihtiraslarının önüne geçmeğe
imkân kalmayacaktır. Bu, Atatürk'te, her şey bitti zannedilen bir
zamanda da kurtuluş ümidinin sönmediğini, pek çoklarının düştüğü
yeis ve ümitsizliğe asla kendisini kaptırmadığını gösterir.
Fakat, acıdır ki Mustafa Kemal Paşa tarafından yapılan bütün bu
haklı itirazlar etkisiz kalır ve· ordunun terhisine sür'atle devam
edilir. Çünkü genel kanaat, İtilâf Devletleri ile herhangi bir
mücadeleye giremeyeceğimiz, böyle bir mücadelenin aleyhimize
sonuçlanacağı idi. O halde İtilâf Devletlerini gücendirmeyecek,
Mondros Mütarekesi şartlarını yerine getirecektik. İstanbul
Hükümetinin görüşü ve davranışı bu idi.
Padişah ve hükümetini saran bu umutsuzluğa rağmen, milletimiz,
haksız işgal ve istilâlara karşı nefsini müdafaa yolunda her çabayı
gösteriyor; memleketin çeşitli yörelerinde düşmanla mahalli
kuvvetler arasında çarpışmalar oluyordu. Diğer taraftan mütecaviz
dügmana karşı koymak ve kurtuluş çareleri aramak üzere Anadolu'da
yer yer milli teşkilâtlar oluşturuluyordu. Ancak bütün bu
kuruluşlar, ayrı ayn çalışmaları sebebiyle istenilen ölçüde etkili
olamıyorlar, bütün memleketi kapsayan bir hareket ve birlik
gösteremiyorlardı.
Mütareke Türkiye'si, aklın alamayacağı derecede karışık bir
Türkiye'dir. Bölgesel direnme hareKentlerine öncülük eden Müdafaa-i
Hukuk, Muhafaza-i Hukuk, Redd-i İlhak gibi cemiyetlerin yanı sıra
özellikle İstanbul'da güya kurtuluş çareleri arayan yüzlerce cemiyet
kurulmuştu. İngiliz Muhipleri Cemiyeti, Wilson Prensipleri Cemiyeti,
Türk-Fransız Muhipleri Cemiyeti, Cemiyet-i Akvam, Müzaheret Cemiyeti
bunlann başlıcalarıdır. Kurtuluş çareleri değişikti. Bir kısmı
İngilizlerin, bir kısmı Fransızların himayesini istiyordu, bir kısmı
Amerikan mandasını öneriyordu. Bir kısım kimseler de Mondros
Mütarekesi gereğince padişah ve halife için hükümranlık hakkı
tanınan küçük bir bölgede Osmanlı Devleti'ni sembolik olarak devam
ettirme düşüncesinde idiler. Memleketin içinde bulunduğu
karışıklıktan istifade çareleri arayan bazı cemiyetler de vatan
toprakları üzerinde millî birliği parçalayıcı faaliyetlere
girişmişlerdi.
Bu durum karşısında ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi.Tarih
kültürü çok geniş olan ve tarihten sonuç çıkarmasını çok iyi bilen
Atatürk, gerçek kararı sezmekte gecikmedi. Bu vaziyet karşısında bir
tek karar vardı. O da milli egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız
bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak idi. Atatürk'e göre önemli
olan "Türk milleti'nin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak
yaşamasıydı. Ne kadar zengin ve refah içinde olursa olsun,
istiklâlden mahrum bir millet, medeni insanlık karşısında uşak olmak
mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemezdi. Yabancı bir
milletin himaye ve efendiliğini kabul etmek, insanlık vasıflarından
yoksunluğu, acizlik ve miskinliği itiraftan başka birşey değildi.
Halbuki Türk'ün haysiyet ve gururu çok yüksek ve büyüktü. Böyle bir
millet esir yaşamaktansa mahvolsun daha iyiydi. Öyleyse Milli
Mücadele'nin parolası "Ya istiklâl ya ölüm!" olacaktı.
[1] -- [2] --
[3] -- [4]
-- [5] -- [6]
-- [7] -- [8]
-- [9] --
[10] -- [11]
-- [12]
[13] -- [14]
-- [15] --
[16] -- [17] --
[18] -- [19]
-- [20]
|